KADIN YAZARLARIMIZ
Kum torbası yoksa insan verelim!

Ali Borovalı’nın Radikal Cumartesi’deki yazısını okuyanlar, 380 yıl önce yaşanan bir gemi faciasını öğrenmiş, biliyorlarsa da hafızalarında fırınlamışlardır.
İsveç kralı Gustavus Adolphus, dünyanın görüp göreceği en güçlü savaş gemisinin inşası için emir verir; bu amiral gemisini dedesi Gustavus Vasa’yla başlayan hanedanın adıyla onurlandıracaktır: Vasa.
1625’de Stockholm tersanelerinde hummalı bir çalışma başlar. Ekonomik darboğazdan salgın hastalıklara türlü aksilikler olur, ama kral, geminin kendi talep ettiği ölçülerde ve istediği gün suya indirilmesi konusunda ısrar hatta inat eder.
Sonuç trajikomik bir fiyaskodur: Vasa, 10 Ağustos 1628’de Baltık sularına indirildiği anda batar!
Borovalı’nın sürükleyici bir hikâye tadındaki yazısının şu detayı, bilmiyorum dikkatinizi çekti mi:
“Geminin ekipmanları daha yerleştirilmeden önce durumdan şüphelenen donanma komutanı Amiral Fleming, Vasa’ya bir denge testi yapılmasını ister.
O dönemin standart olarak kabul görmüş testi, 30 denizcinin hep birlikte geminin bir yanından diğerine ve sonra da gerisin geri koşmasıdır! Bu üst düzey teknolojik test uygulandığında gemi sadece üç koşu sonunda ciddi biçimde yan yatmaya başlar ve test iptal edilir.”
Tuzla’daki tersane skandalını görüp de, İsveç’te 380 yıl önce uygulanan ‘üst düzey teknoloji’nin daha da beterinin bizde hâlâ geçerli olduğunu düşünmemek elde değil.
Oradaki risk minimum üstelik: Denizciler geminin bir yanından diğerine ve sonra da gerisin geri koşuyorlar; yan yatma durumunda devrilmeden çıkabilirler, gemi henüz suya indirilmediği için boğulma tehlikeleri de yok.
Bizdeyse inşası yeni biten geminin filikasına (tüpe benzeyen, havasız,
kapalı bir yer), kum torbaları konulması gerekirken 19 tane işçi bindirilip batma testi yapılıyor! Yuh! İnsanlar resmen kum torbası yerine kullanılıyor, kobay niyetine. Ve korkunç son: Camı patlayıp içi su dolan filikadaki üç işçi hayatını kaybediyor.
Vasa, 1990’lardan beri de Stockholm’ün Djurgarden adasında,
senede bir milyondan fazla ziyaretçinin geldiği, kendi adını taşıyan müzede sergileniyor. Vasa Müzesi’nde.
Bu bizdeki geri, berbat, kokuşmuş zihniyeti de artık tersanede değil, ille bir yerde göreceksek en fazla müzede görelim. İbretlik Tuzla Müzesi’nde.

161 yıla kaç ‘depreşyon’ sığar?

161 yaşına kadar yaşamak istediğini söyleyen Bedrettin Dalan’ın hayali gerçek mi olacak? Yeditepe Üniversitesi, kök hücre teknolojisinde devrim yapıp, Mütevelli Heyeti Başkanı Dalan’ın rüyasını gerekleştirme yolunda ciddi yol mu aldı? 100 hatta 150 yaş, artık insan için sıradan bir ömür mü sayılacak? Evvelki günkü ilk flash flash’lamalar bu yöndeydi.
‘100 hatta 150’ derkenki edaya bakar mısınız bir kere; öyle dünden razı
bir hal var ki, daha haberini yazarken sıradanlaştırabiliyoruz; insan ömrü
değil şehirlerarası hız ibresi. 
Peki botoksa diş çıkarma muamelesi mi çekilecek mesela? Yüz gerdirme eşit suçiçeği mi? 60’ta kendinden küçük kız çocuğu karikatürü çıkaranlardan mı olmamız gerekecek?
Ergenlik yaşı 35 mi? Erken emeklilik 75’te mi?
161 yaşa kaç ömür sığdıracağız? Kaç aşk? Kaç kavga? Kaç depreşyon? (Depreşyon: Yaşayıp atlattığımız depresyonun nüksetmesi, depreşmesi durumu demek; mucidi Hakan Yaman ‘Kelimenü’ kitabının basıldığını göremeden ölmüştü, şimdi oradan bakınca bilmiyorum ki, bazen de gerekebilir 161.)
En büyük kabus: Ya ‘Ölmeden Önce Gitmeniz/Görmeniz/Yapmanız...’ kitaplarının dayattıklarını gene bile bitiremezsek? Mazeretimiz ne olacak?
Ya çok yaşarsak? 186? 202? 214? Bünye sağlammış meğer, dayanıklıymış, uzun ömürlüymüş, e normali de 150 olunca, uzun ömürlüsü 200’ü geçmiş, çok mu? 
Haftanın olaylarından biri, Yeditepe Üniversitesi’nden yapılan açıklamaydı. Neyse ki sonra ferahlatıcı kısımları da geldi: ‘Olay 150’ye kadar yaşamak değil’miş. Yeditepe Üniversitesi Genetik ve Biyomühendislik Bölümü kurucusu ve başkanı Prof. Dr. Fikrettin Şahin, kök hücre konusundaki bu yeni gelişmelerin, kanser, diyabet gibi hastalıkların tedavisinde yeni yöntemlerin bulunmasını sağladığını, insan ömrünü uzatmada etkisi olacağını, ama bir ölümsüzlük vaadi olmadığını söylemiş.
Oh. Neyse ki öleceğiz.

Devami...

"Sizi gidi taklitçiler sizi!.."

Çankaya sofraları, Çukurambar görüşmeleri derken, meğer tatilde de onu örnek almışlar. Atatürk ne zaman, hangi işadamının ısmarladığı yatla tatile çıkmış, söyleseler de öğrensek...


Arkadaşlar bir Atatürkçü oldular ki sormayın gitsin.
Can sıkıntısını gidermek için ’Çankaya kabul günleri’ mi icat ettiler:
- Atatürk’ün ’Çankaya sofrası’nı pek övüyordunuz ya, ondan şeettik!
Çukurambar’da yedikleri -mantı olduğunu söylüyorlar- ama her neyse artık, yakayı ele mi verdiler:
- Atatürk de İnönü ile gizli gizli görüşmüyor muydu canım, ne var bunda?
Seçim döneminde oy uğruna türlü vaadde bulundukları Aleviler kapılarına mı dikildi:
- Atatürk tekke ve zaviyeleri kapatmadı mı? Ne o cemevi filan? İbadet dediğin camide olur!
Cumhurbaşkanı, Fettah Tamince’nin yatıyla Göcek koylarını mı arşınlıyor:
- Atatürk de Yalova kaplıcalarında tatil yapmaz mıydı!

***

Taha Kıvanç yazıyor:  “Bugünün Türkiyesi’nde her taraf en lüks otellerle doluyken, basit şartlarda bir yaşama alanı sağlayan Okluk Koyu’nu cumhurbaşkanına çok gören bir zihniyet bu.  İsmet İnönü’nün Büyükada’daki geleneksel çivilemesi ile Atatürk’ün Yalova ziyaretleri iz bırakacak kadar ünlüydü.”
Haklılık payı var. Atatürk’ün her tatili, her gezisi ülkeye bir iz bırakmıştır. Bunlar ’First Lady’nin haşeması’, Cumhurbaşkan’nın şortu’ şeklinde gazete sayfalarına işlenen paparazzi işi manşetlerden çok daha derine, halkın hücrelerine işleyen izlerdir. 
Atatürkçü icraatlarını sürdürmek niyetindeyse, ‘milli görüş gömleğini çıkaran’ iktidara bir kıssadan hisse: Mustafa Kemal Amasya gezisinde, karşısında oturan ve ‘şıh’ olduğu söylenen yaşlı adamı çağırıp ”İmanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan“ der. Ankara’ya döndükten sonra da konuyu takip eder. Şıhın sakalını kesmediğini öğrenince Amasya Valiliğine bizzat kaleme aldığı yazıyı yollar. Ertesi gün  Şıh Ankara’ya gelir. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiştir... Arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve sorarlar, “Paşam, o Şıh ki sakalına el sürdürmezdi, ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız?”
Ata, “Dün akşam Amasya Valiliği’ne bir yazı gönderdim ve Şıh’ı Afyon’a vali atadığımı bildirdim” der.
Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp Nazırına bu yazıyı da Şıh’a vermesini söyler. Yazıda şöyledir, “İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım.”
Yangın, terör, savaş ne ola? Belediye Başkanı, vekili, bakanı kim varsa tatile kaçan iktidar, Atatürk’ün Yalova gezilerinden feyiz alırken bir ayrıntıyı gözden kaçırmış.
Kısacık ömrünü cephelerde savaşarak geçiren Atatürk, tatile çıkabildiği son on yıllık döneminde de, bu zamanı boşa geçirmemiş, Yalova tatillerini Çam Burnu gibi bir doğa harikası yaratma vesilesi kılmıştır.
‘18 trilyonluk tadilat ile saraycık yapmadan oturmam’  havasındaki devletlülere bilgi notu olarak; Afet İnan, Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı Köşkü için Çankaya’yı tercih etme nedeninin birkaç büyük karakavak ile söğüt ağaçları olduğunu aktarır. 
Şimdi “Okluk Koyu’nu Cumhurbaşkanına çok görüyorlar” deyip, ”40 yıllık dostum yaptı mı, Atatük gibi tatil yapar“ rüzgarı estirmeye çalışan Fehmi Koru, yarım kalan yazısını, ‘Atatürk’ün tatilllerini işadamları mı ısmarlardı?’ cevaplayarak tamamlasın.
Gül yata binsin. Kimsenin gözü yok. Ama devletle iş yapan işadamlarının himayesine girmiş gibi resim verip, makamının saygınlığını zedelemesin. Ne diyor CHP’li Mustafa Özyürek, ”İstiyorsa yatla gezebilir. İhtiyaç duyulursa ödenek verilir. Yat almak istiyorlarsa, yardımcı oluruz. Yeter ki iş adamlarına muhtaç olmasınlar.”


Madem Atatürk gibi tatil yapmak istiyorsunuz, 30 metre uzaklığındaki üç katlı yatlardan, gizlendiğiniz lüks katlardan inip, halkın arasına karışın...


+++++


Rüşveti de O’ndan mı öğrendiniz?
AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin ’bir imar sorununun halli’ için ‘1 milyon dolar’ rüşvet aldığının belgelenmesini neredeyse bütün gazeteler birinci sayfadan verirken, Yeni Şafak, Star ve Vakit haber değeri görmedi, Sabah ise iç sayfalara saklayarak ‘arayan bulur’ dedi.
Bu olay Kılıçdaroğlu’nun iddiası olmaktan çıkıp, ‘mutlak doğru’ya dönüşürse, yandaşlar, derme çatma tarih dipnotçuluğu ile  savunmayı kutsallaştırmak uğruna ’Atatürk de rüşvet almıştı’ der diye, peşinen bu konuda da bir kıssadan hisse hizmeti verelim: “1930’larda Çankaya Köşkü’nde Atatürk “Çocuklar size sansasyonel bir haber. Ben dün rüşvet aldım.” der. Kendisine getirilen altın ve pırlanta karışımı sigara tabakasını gösterir ve olayı anlatır. Bu armağanı, arkadaşı işadamı Şakir Kesebir yurtdışı gezisinden dönerken getirmiştir. “Eski bir dosta getirilen hediyenin neresi rüşvet olabilir?” Olay Milli Savunma Bakanı Recep Peker’e sorduğu soruyla netlik kazanır: “Bildiğim kadarıyla Şakir senin bakanlığında iş yapıyor. Kulağıma Karun kadar zenginleştiği konusunda fısıltılar geliyor. Bu durumda sana soruyorum: Bana bu hediyeyi getirdiyse sana kimbilir neler vermiştir?” Bu konuşmadan sonra sofra dağılır. Atatürk ertesi gün gelen hediyeyi arkadaşına iade eder, Recep Peker ise kısa süre sonra yenilenen kabineye alınmaz.


+++++


A-K-P
Biz AKP diyoruz, onlar ısrarla AK Parti diye düzeltiyor!
Partinin kurucularından olan Cumhurbaşkanı, ailesiyle birlikte bir iş adamının yatında tatilde... Partinin Genel Başkanı olan Başbakan, aynı işadamının lüks otelindeki bir villada yine ailesiyle birlikte denizin ve havuzun keyfini çıkarıyor... Genel Başkan Yardımcısı’nın adı milyon dolarlık iş takiplerine karışıyor...
Onlar hâlâ AK Parti dememizi istiyor... Gidin işinize Allah aşkına!
* Mustafa Mutlu / Vatan


+++++

Gölgeye değmez


Özal döneminde bir iş adamının, ”belge göster“ diye diklenen muhatabına verdiği cevap slogan olmuştu:” Rüşvetin belgesi mi olur ulan..! 
Nihayet rüşvetin belgesini gördük! Yolsuzlukların boyutu
hakkında bilgi sahibi olmak için “gizli tanık” ifadelerine gerek yok.
Dokunulmazlıkların kaldırılmaması konusundaki ısrar işlenen suçlara tüm iktidar milletvekillerini ortak ediyor. Yolsuzluklardan Başbakan’ın haberli olduğu ve bu paraların parti için toplandığı yolunda şüpheler doğmasına sebep oluyor. Hiçbir ikbal bu gölgeyi taşımaya değmez!
* Güngör Mengi / Vatan


+++++


‘İtirafçı’ hazır ama ‘suç’ yok
“Ruanda’da 7 hukukçu ve tarihçiden oluşan resmi bir komisyon 331 sahifelik bir raporla Fransa’nın soykırım sürecine aktif olarak katıldığını belirtiyor... Fransa’nın en saygın gazetesi Le Monde bu haberi ’soykırım’ başlığıyla verebiliyor. Kimse Le Monde’u vatana ihanetle suçlamıyor. Fransızlar olayla ilgili olarak kendi medyasından bilgi alıyorlar, kitaplar yayımlanıyor ve hiçbir yazar hakkında da ’fransızlığı aşağılama suçundan’ dava açılmıyor. ”
Star’da yayımlanan bu satırlar ile ‘sözde Ermeni Soykırımı’ iddiaları karşısındaki tavrını beğenmediği Türk kamuoyuna, düşünce ve ifade ögürlüğü dersi vermeyi amaçlayan Eser Karakaş’a iki olay arasındaki en temel, en basit, fakat en belirleyici olan farkı hatırlatalım: Fransa’nın soykırım yaptığı bilimsel olarak doğrulanmıştır. Türkiye’nin soykırım yaptığı ise bilimsel olarak yalanlanan, politik bir iddia(iftira)dır.
“Bakalım Ruanda soykırımından Fransa’da kaç kişi yargılanacak” deyip, Türkiye’ye nazire yapan Karakaş söyleyebilir mi; Fransa, işlemediği bir suçtan mahkum edilmeye çalışılıyor olsaydı, yine böyle özgürlükçü mü olurdu?
Bir kere, düşünceye, ifadeye, insan hakkına saygısı olan soykırım uygulayabilir mi? Soykırım da bir tahammülsüzlük sonucu değil mi?
En başından çelişkili, en başından tutarsız, en başından yanlı...
Hiç yakışmıyor yurdumun akademisyenlerine, hiç!


+++++


Akyol’un bilgi
kaynağı Kılıç mı?
Haşim Kılıç’ın karardan önce görüştüğü isimlerle ilgili spekülasyonlara bir yenisi daha eklendi. Konuşulanlara göre kararın açıklanmasından tam üç gün önce Doğan Grubu’nun AKP işlerinden sorumlu üyesi gazeteci-yazar Taha Akyol’la buluşmuş. İşin tuhafı bir de CNN Türk koridorlarında, Taha Akyol’un karar açıklanmadan önce bilirkişi edasıyla “AKP kapatılmayacak, sadece para cezası alacak” demişliği var. Bu sözler Akyol’un siyasi projeksiyon becerisi mi, yoksa istihbarat mı?                
* Oray Eğin / Akşam


+++++


Yandaşlık
sınır tanımaz


İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın gezisinden önce İran’a davet edilen iki gazete Yeni Şafak ve Sabah’mış. Hürriyet’ten Mehmet Y. Yılmaz “Bu seçimin Dışişleri’nin önerisiyle yapıldığını duydum. Yeni Şafak’ın Ahmedinecad için özel anlamı olabilir. Demek ki Sabah da ev sahibine hoş görünme kontenjanından seçilmiş. Öyle görünüyor ki AKP’nin iktidarının ”yandaş medya“ yaratma çabası, sınır ötesinden bile ses getiriyor!” diyor.


+++++


MİNİ  YORUM


Azmettirici Bursa Nutku


Bursa Nutku da Ümraniye Davası’nın delilleri arasında.. Dava ilerledikçe belki Atatürk de azmettirici olarak yargılanır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bu konuşmanın gerçek olup olmadığının araştırılması talimatını vermiş. Başsavcılık, Emniyet Müdürlüğü ve Türk Tarih Kurumu gizli yazışmalar yapmış.  Dönemin TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu, sözlerin ‘Atatürk’ün Şubat 1933’te Bursa’da bir akşam yemeğinde yaptığı konuşma’ olduğunu belgelemiş. Yani doğrulamış. Savcı Bey tatmin olmadıysa tam zamanı. TTK, Atatürk’e hakaretten yargılanan Atilla Yayla’nın destekçisi Ali Birinci’ye emanetken tatminkar bir belge de bulunuverir.

Devami...

Terörle mücade eskisi kadar iyi değil mi?

Son 4 yıldır siyasi konulara ilişkin korktuklarım hep oluyor yavaş yavaş.

Korkularımdan biri de, terörle mücadeledeki etkinliğin zayıflamasıydı.

Bilhassa da Güngören saldırısından sonra bu korkumun doğru olma ihtimalinin yüksek olduğunu gördüm.

Önceki gün Kemah’ta olanlardan sonra Emin Özgönül’ün verdiği ve GAZETEPORT’ta yayınlanan bir haber ise, yine bunu düşündürdü bana.

Emin Özgönül’ün haberine göre, Güneydoğu’daki bir ilimizin Emniyet Müdürü sadece bu yıl 170 gün izin kullanmıştı.

Bunun bir bölümü memuriyetten kaynaklanan yıllık izin, gerisi ve büyük bölümü de rapor alarak “kazanılan” izindi.


Bu Emniyet Müdürü’nün, önemli, sağlık vb. nedenlere bağlı bir mazareti olduğunu düşünsek bile, bu müdürünün ikame edilmemesinin terörle mücadeledeki anlayışın titizliğine delalet edecek bir durum olmadığı açıktır.

Ama benim bunun dışında somut başka gözlemlerim de var.

Onları aktarmadan önce yalnız, terörle mücadele eskiden neden iyiydi, bunu anlatmalıyım.

Eskiden dediğim süreç, bundan yaklaşık 3-4 sene öncesine kadar olan dönemi kapsıyor.

Bu aynı zamanda, Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti’nin siyasi etkilerinin görünür olduğu dönem.

Zaten hükümet siyasetlerinin ağırlıklı etkilerinin görülmesi zaman alır, ilk etapta seçilmez.

Bu döneme kadar Türk polisi, örneğin İspanya polisinden daha etkin bir terörle mücadeleyi yapabiliyordu.

Terör kaynağının yaygınlığı ve gücü göz önüne alındığında, Türkiye’de meydana gelen ağır sonuçlu terör eylemleri orantısal olarak İspanya’dan daha azdı.

Yüzlerce kilo patlayıcı kamuoyunun haberi daha olmadan yakalanıyor ve terör eylemi planlayanlar plan aşamasında yakalanıyordu.

Benim somut gözlemlerime gelince.

Henüz Hrant Dink öldürülmeden önce ama rahip cinayetlerinin olduğu sıralarda ben bir haber için Trabzon’a gitmiştim.

Sene 2005’ti.

Polis teşkilatının kontrolsüz olduğu, aşırı ideolojik davranmaya meyilli olduğu, kendine milliyetçi adı veren kişilere müsamahalı davrandığı açıkça gözlemlenebiliyordu.

Haberin konusu Rum bir ekipti.

Bu haber esnasında polis teşkilatı ile de muhatap olmuş ve kullandıkları kelimelerden verdikleri cevaplardan polis teşkilatının bu bölgede çok sorunlu olabileceği sonucunu çıkarmıştım.

Mesela, Rum Ekip havaalanında kötü bir muameleye maruz kaldıklarını anlatmıştı.

Bir polis şefiyle bunu konuştuğumda, “Onlar da bize neler yapıyorlar, her şey karşılıklı” demişti.

Bu cevap çok tipik ve bir polis teşkilatında görülebilecek sorunlardan biridir, polisin kurallara göre değil, içindeki duygulara veya ideolojk bazı eğilimlere göre hareket etmesine delalet eder.

Nitekim, Hrant Dink cinayeti Karadeniz’de çok uzun süre gözlemlenmesi çok kolay bir atmosferde hazırlanıp, gerçekleştirilebildi.

Benim kısa süreli bir gezide gözlemlediğim bu durumdan, bir hükümetin uzun süre haberdar olmaması veya olduğu halde bunu tolere etmesi ise, konunun daha da kötü olan yönüdür.

Ve, ben Ergenekon iddianamesinden bölümler okuduğumda, aynı zamanda hep, hükümetin bu yönünü görüyorum.

Hükümetin uzun süre aynı yanlışların yaşandığı polis teşkilatının bazı alanlarını nasıl ıskaladığını, bu alanlardaki siyasi sorumluluğunu hiç taşımadığını ve gereğini yapmadığını görüyorum.

Zamanında görevini yerine getirmeyen bir hükümetin, devlet içi çeteler olayını sansasyonal bir siyasi istismara döndürme çabasını görüyorum.

Son birkaç senedir, Türkiye’nin değişik şehirlerinde hep benzer türde olaylar meydana geldi, örneğin rahip cinayetleri oldu, misyoner yayıncılar öldürüldü, Hrant Dink öldürüldü.

Bu tablo çok açık bir biçimde polis teşkilatının kısmi olarak da olsa iyi çalışmadığını gösteriyordu.

Ben şöyle düşünüyordum hep, “Bu durum eğer terörle mücadele alanına sıçrarsa işimiz o zaman iş”

Çünkü polisin terör alanında çok etkin olduğunu biliyordum ama siyasi olarak kötü yönetilen polis teşkilatlarında disiplinsizlik, şu, bu, o çok kolayca sirayet edebilir.

Polisin terörle mücadele alanındaki etkinliği azalabilir.

Hele polisi siyasi bir iklimin istismar alanına sokarsanız, bu daha da kolayca polis disiplinini bozabilir.

Şimdi artık bu korkum uç vermeye başladı mı?

Biraz daha gözlemlemek istiyorum ama Güngören olayı, ondan önce Amerikan Konsolosluğu, bu alandaki şüphemi güçlendirici emareler.

Güngören benzeri olaylarda polis şu ana kadar çok iyi bir önleyici idi.

Hala öyle mi?

Buna yönelik büyük bir kuşku var içimde.

Not: bugün 13 Ağustos; 13 Ağustosta yıldızlar yükselir, bakalım Türkiye’nin yıldızı nasıl yükselecek.

Devami...

Özkök'ün stratejisi

Eski Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, sadece 20032004 yıllarında Türk Silâhlı Kuvvetleri bünyesinde hazırlanan darbenin önünü kesmekle kalmamış, aynı zamanda, Güneydoğu Anadolu bölgesindeki askerlere de,
"halkla uyum sağlansın" talimatını vermiş.
Birkaç örnek:
"Bölge halkının gelenek ve göreneklerini asla yüzlerine karşı kötülemeyiniz. Terör meselelerine girmekten kaçınıp, havadan sudan konuşunuz. Kadınlara ölçülü davranınız. Bir yere girdiğinizde mutlaka selam veriniz. Bölge halkını, hiçbir zaman terör örgütü sempatizanı gibi önyargılı değerlendirmeyiniz. Vatandaşların malına zarar vermeyiniz. Cenazelerinin kaldırılmasında, gömülmesinde yardımcı olunuz. Bayram namazlarına gidiniz. Halkımızın bir kısmında içkiye karşı antipati vardır; içki içiyorsanız mümkün olduğu ölçüde halktan gizleyiniz. Ölü ele geçen teröristlerin parçalanmış cesetlerini köy veya kasabanın ortasında teşhir etmeyiniz."
Halkın değerlerine saygılı davranan Hilmi Özkök'ü tebrik etmek gerekiyor. PKK ile mücadelede, faili meçhul cinayetler yerine, Özkök'ün tavsiye ettiği yöntem benimsenseydi, Türkiye bugün çok farklı noktada olurdu.
Bizim şansımız, Türklerle Kürtlerin zaten birbirlerini sevmiş olması ve kaynaşması. Meselâ Belçika'ya bakalım. Zengin olan Flamanlar, kendi maddi imkânlarını Fransızca konuşan Valonlarla paylaşmak istemediği için, ayrılmak peşinde. Aynı şekilde, İtalya'nın kuzeyindeki zengin halk, ülkenin fukaralaşmasına yol açan Sicilyalılardan kurtulmayı arzuluyor.
Doğrusu ben Türkiye'nin Batısında yaşayanların "fukara bölgeler kopup gitsin" dediğini hiç duymadım. Bu yüzden, işimiz daha kolay. Yalnız, Veli Küçük'ün değil, Hilmi Özkök Paşa'nın yöntemini benimsemeliyiz.

Devami...

Kafkasya kanıyor

Bodrum Havaalanı'nda Makedonya Cumhurbaşkanı ile karşılaştım. Biraz sohbet ettik. Ona, Güney Osetya'daki gelişmeleri sordum. Kosova'nın Osetlere örnek teşkil ettiğini söyledi. Kosova'da Arnavutlar çoğunluktaydı; bu yüzden Batı, Kosova'nın Sırbistan'dan kopmasına destek verdi. Güney Osetya'da, benzer bir durum var. Rusya vatandaşları nüfusun ekseriyetini oluşturuyor.
Anlaşılıyor ki, Kafkasya'da da, Balkanlarınkine benzer bir gelişme ortaya çıkabilir. Güney Osetya ve Abhazya, bağımsızlık ilân ederler mi, ederlerse, Rusya'nın bir parçası haline mi gelirler, orası başka mesele.
Gürcistan Cumhurbaşkanı Saakaşvili'nin yanlış hesabı, Güney Osetya'dan döndü. Saakaşvili, Rusya'nın müdahale etmeyeceğini, buna mukabil, Batı'nın ve özellikle ABD'nin kendisine sahip çıkacağını sanıyordu; olmadı. Şimdi, vizyon eksikliğinin bedelini herhalde koltuğunu kaybederek ödeyecek.
Allah hiçbir ülkeyi Gürcistan durumuna düşürmesin... Hem hesabını doğru yapmayıp saldıracaksın; hem de iki günde yelkenleri suya indireceksin.
Eğer 22 Temmuz seçimlerinden önce, Tayyip Erdoğan, Genelkurmay'ın ve muhalefet partilerinin önerdiği gibi, ABD ile uzlaşmaya varmadan Kuzey Irak'a girseydi, bizim başımıza da benzer olaylar gelebilirdi. Diplomaside tehdidin arkasına askeri gücünü koyacaksın ama, aynı zamanda karşına çıkabilecek gücü ve uluslararası dengeleri de iyi hesap edeceksin. Türkiye, Kuzey Irak'a ABD ile anlaşarak girdi ve operasyonu başarıyla tamamladı. Saakaşvili ise, gençliğinin, ihtirasının ve tecrübesizliğinin kurbanı oldu.

Devami...

Bak şu konuşana

PERŞEMBE sabahı televizyonu açtığımda George Bus h'un konuşması yayınlanıyordu. Dünyanın tek sahibi olduğunu düşünen ABD'nin başı "21'inci yüzyılda egemen bir ülkenin işgali kabul edilemez!!!" buyuruyordu. Irak

'ı işgal eden, parçalara ayıran, ülkeyi kan gölüne çeviren adam söylüyordu bunları, Rusları ayıplayarak, Putin 'i eleştirerek... Hani bir film vardı ya, onu hatırladım, "Bak şu Konuşana" diye... Putin pişkin, "Sen Irak devletini yok ederken, benim sesim çıktı mı?" demeye hazırlanıyor. Egemen güçler bunu hep yapıyorlar; küçükleri yutmayı, doğal zenginlikleri ellerine geçirmeyi hakları sayıyorlar, ama keşke konuşmasalar, çünkü adaletten söz edecek son kişi onlar...
Sanatçı mı kalmadı?


PAZARTESİ akşamı TRT 'de Kubat 'ın Ağrı

'dan yayınlanan 'Anadolu'nun Sesi' programına baktım, da "şaşırdım!" Kubat türküleri iyi söylüyor, ama ya konukları... İnternette çok tıklanıp üne kavuşan iki kardeş var ya, onları getirmiş. Öykü ile Berk

, Cuma akşamları TRT'de tek şarkılarının adını almış Boyalı Direk diye bir programları var, aynı hafta, aynı şarkıyla bir başka TRT programındalar! Ağrılılara İspanyol çingenelerinin söyleyişiyle türkü söylemeleri ne anlama geliyor diye, düşündüm, ama bulamadım... Başka şarkıcı mı yok, ayrıca Müzik Dairesi bu saçmalığa nasıl izin veriyor?
Faik Bey artık güldürmüyor
MEDYA gariptir, insanı bir gün içinde yıldız yapar, ama çoğu zaman da o kişinin ruh sağlığını bozar... Salı Sabahı Kanaltürk

'teki 'Orada Neler Oluyor' programında Faik Bey'e rastladım, dünün neşeli, esprili insanı, asabileşmiş, durmadan 'Şarkı Söylemek Lazım 'ın jüri üyesi Özdemir Erdoğan

'ı çekiştiriyor, "Kahpe" sözüne takılmış, bir de "Anadolu çocuğu" tanımlamasına... Faik Bey artık güldürmüyor, eskisinden geriye bir enkaz kaldı...
Yalanlama gibi
STAR

haberde Murat Yetkin , Ruslarla-Gürcüler arasındaki savaş konusunda eski büyükelçi Şükrü Elekdağ 'ı konuk etti, Elekdağ aklı karışanlara, savaşın nedenlerini, başlangıcını, kimlerin suçlu olduğunu anlattı. Her şey iyiydi, ama Elekdağ'ın bir sözü yok mu, o olmadı, adeta yalanlandı... "Ben garanti veriyorum, Ruslar artık ilerlemez, oldukları yerde kalırlar."

dedi. Aradan bir saat geçmeden Rus ordusunun Poti'ye girdiği duyuruldu; Elekdağ yanılmıştı!
Dizilerin dünyasından
'SELENA' ve 'Bez Bebek' dikkat çekince, Kanal 1

de aynı türden bir diziye start verdi. Bugün ekranlara gelecek olan 'Peri Masalı' tam da çocuklar için, hem masal var, hem de gerçek. Bakalım tutacak mı? Ve iki dizi umut vermiyor, biri Fox TV 'deki 'Kız Takımı' , diğeri Atv

'deki 'Talih Kuşu' ; ikisi de ucuz dizi görüntüsü çiziyor. 'Akasya Durağı' ında Melek Baykal 'ı dram oynarken görünce yadırgıyoruz, komedilerde izlendiğimiz için olacak.
Kel kahraman!


PAZARTESİ gecesi Show TV 'de 'Taşıyıcı 2' yayınlandı. Filmin çok tutmasında rol oynayan aktör Jason Statham

, son yılların en gözde aksiyon oyuncusu, kiminle karşılaşsa deviriyor, ama ne yazık ki saçları yok! Ve TV 8 'de geçen hafta trafik kazası geçirip hastaneye kaldırılan Morgan Freeman 'ın filmi vardı; bir ona, bir diğerine baktım.
Çevir çevir göster
PAZAR

günü Fenerbahçe TV 'de Halit Kıvanç 'ın Levent Üzümcü ile konuştuğunu yazmıştım, pazartesi akşamı yine aynı program yayınlandı. Bu kadar sıklıkla aynı programı yayına vermek garip, sanki çevir çevir göster diyorlar... Aynı akşam TRT

'de Tayfun Taliboğlu 'nun 'Nasılsınız' programı vardı, öncelikle Taliboğlu'nun ne söylediği anlaşılmıyor, sorun sesten mi kaynaklanıyor, anlayamadım, bir de konuklar çok terliyorlar. Terleme durumu özel kanallarda bitti, stüdyolarda klima var, ama TRT'ye gelenler ellerinde ne varsa sallayıp, serinlemeye çalışıyorlar. Ve bir diziden söz edeceğim, TRT'de yayınlanana 'Süper Babaanne' den... Asuman Dabak

yaşlansın diye başına beyaz bir peruk oturtmuşlar, o kadar sırıtıyor ki, hemen değişmesi gerek.

Devami...

Üniversitede hava kurşun gibi ağır

AVRASYA TV’deki Beyin Fırtınası Programında bu hafta tartışmalı rektör atamalarını konuştuk. Programa, En çok oyu aldığı halde YÖK tarafından aday gösterilmeyen Akdeniz Üniversitesi Eski Rektörü Prof.Dr. Mustafa Akaydın ve İTÜ eski rektörü Prof.Dr. Faruk Karadoğan ile Selçuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Yasin Aktay ve Milliyet Gazetesi yazarı Abbas Güçlü konuk oldu. AKP’ye açılan kapatma davasının “kapatmama” ile sonuçlandırılmasından sonra kamuoyunda AKP’ye yönelik ciddi bir beklenti oluşmuştu. Ciddi bir çoğunluk AKP ve Cumhurbaşkanı’nın karardan ders çıkararak bundan sonrası için uzlaşma yolunu seçmesini umuyordu. AKP’nin ders çıkarıp çıkarmadığının ilk ölçütü ise rektör atamaları olacaktı. Ancak AKP, tartışmalı bir rektör atama sürecine imza atarak, kitleleri kucaklama fırsatını kaçırdı. Cumhurbaşkanı Gül “herkesin Cumhurbaşkanı” olabilecekken “yalnızca AKP’nin Cumhurbaşkanı” sıfatı ile yetinmeyi tercih etti. Rektör atamaları üniversiteleri de ciddi şekilde huzursuz etti ve üniversitede demokrasi inancı zayıfladı.
Göstermelik başvurular
BEYİN Fırtınası Programına katılan Akdeniz Üniversitesi Eski Rektörü Prof Karadoğan üniversitedeki havayı “kurşun gibi ağır” olarak niteledi.Akdeniz Üniversitesi Eski Rektörü Prof. Akaydın ise, rektör olarak atanmamasının arkasında kültürel çatışma ve çelişkilerin varlığı olduğunu savundu. En önemli tespitlerden biri ise Milliyet Gazetesi yazarı Abbas Güçlü’ye aitti. Güçlü; yeni üniversitelerin rektörlerinin çoktan belirlenmiş olduğunu, yapılan başvuruların ise göstermelik olduğunu iddia etti. Rektör atamalarının eş dost ahbaplık ilişkileri temelinde değerlendirildiğini savunan Güçlü şöyle devam etti: “Yeni üniversitelere yapılan başvurulara baktığınız zaman ben umudun hepten yok olduğunu biliyorum. Üç bakan bir partili ve bir bürokrat bir aydır bu konuda çalışıyor. Ve tamamen rektör isimleri belirlenmiş durumda. Tıpkı üniversitelerdeki seçimler gibi göstermelik başvurular yapıldı. Oysa o listeler çoktan tamamlandı. Bu üniversitelere olan güveni sarsacaktır.” Abbas Güçlü’nün iddiasını dikkate almakta fayda var. Yıllardır eğitim sistemini sorgulayan, araştıran ve bu daldaki gelişmleri en yakından takip eden isimlerin başında gelen bir isim, göstermelik başvurular olduğunu söylüyorsa bunun üzerine mutlaka gidilmelidir. Yeni rektörlerin gerçektende bir oda içinde bir kaç siyasi tarafından belirlenip belirlenmediği mutlaka araştırılmalıdır. Aksi halde üniversitede ciddi bir tahribat yaratan ilk atama dalgasından sonra gelen ikinci kademe atamalar tahribatı derinleştirir.
Seçim sistemi değişmeli
ÜNİVERSİTEDEKİ bu kaosu sonlandırmanın en kestirme yolu sistemin değiştirilmesi. Madem üniversite öğretim üyelerinin oyları dikkate alınmayacak, öyleyse üniversite ortamını en az bir sene boyunca seçime endekslememek lazım. Çünkü seçim süreci boyunca üniversitedeki tüm akademik faaliyetler geri plana itiliyor. Üniversite camiası kulislerce çevreleniyor ve oy avcılığı başlıyor. Bu süreçte üniversite de asıl misyonun olan bilimden uzaklaşıyor, siyasi bir zemine dönüşüyor. Bu da üniversiteler için büyük zaman kaybı anlamına geliyor. Onca kavga dövüşün sonunda ise öğretim üyelerinin kullandığı oylar dikkate alınmıyor! Öyleyse sistem acilen değiştirilmeli. Üniversite amacına ulaşmayacak bir oylama ile oyalanmamalı.

Devami...

Baba çiziyor oğlu satıyor!

Emir Kunt'un babası ünlü mimar Emre Kunt. Özellikle Bodrum Türkbükü'nde nereye baksan baba Kurt'un çizdiği evleri, otelleri görmek mümkün.
Bodrum'da mesela Fatih Terim'in, Akın Öngör'ün, Ömer Dinçkök'ün, Metin Aşık'ın, Eşref Cerrahoğlu'nun ev projelerini o çizmiş. Dünya jet sosyetesini ağırlamakla ünlenen Maça Kızı da Mandal Otel de Emre Kunt'un eseri.
Emir Kunt da boş durmuyor ve Göltürkbükü'nün şehir rehberini çıkarıyor. Duyunca inanamadım ama özellikle zengin turistler gelsin, yesin, içsin ve eğlensin diye can atılan Türkbükü civarının bir haritası dahi yokmuş.
Kunt, 'Kartpostal ara onu da bulamazsın. Hani bir turist, geldim şuradan bir kart atayım sevdiklerime dese, yok!' diyor. O nedenle Kunt'un çıkardığı rehberin çok iş gördüğü açık. Otellere bedava dağıtılan rehberin ilginç boyutlarını, hanımların çok kullandığı bir gece çantasının boyutundan yola çıkarak belirleyen Kunt'un emlak piyasasına ilişkin ilginç bir tespiti daha var.

Zenginin parası yolda!
Kunt'a göre global kriz özellikle emlak sektörünün işine yarayacak. Birçok zengin yurt dışında tuttukları dolardan kurtulmak isteyecek ve Türkiye'ye getirip gayrimenkul satın alacak.
Baba Emre Kunt'un çizdiği ve yaklaşık 500 bin dolardan başlayan evlerin satışıyla da uğraşan Emir Kunt, kapatma davasına atıfta bulunarak, ' Üç kişiden haber bekliyordum. Üçü de AKP kapatılmayınca alım yönünde aynı gün geri döndüler.'
Öyle görünüyor ki iş dünyasında moraller yerine geliyor. En azından bir süre için. Kunt da diyor ki Türkiye'de zaten 6 ay sonrasını konuşamazsın!


NOT:
Hafta sonu İş'te Hayat köşesinde Tike'nin yeni yatırımlarına, Mehmet Ali Burduroğlu ile yaptığım söyleşide yer vermiştim. Dilim sürçmüş, İzmir'de meşhur Efes Oteli'nin yerine açılan Swissotel Grand Efes yerine Sheraton yazmışım.
Düzeltir, özür dilerim.

Devami...

Fiyatı beğenmeyen kendini naza çeken şirketler

Yapılan araştırmalara göre Türkiye'nin yüzde 99'unun bildiğiz bir markaymış. Yeni Karamürsel (YKM) mağazalarından söz ediyorum. YKM, Van'dan Kars'a kadar Anadolu'nun en ücra köşelerinde kadar gidip mağaza açtı, bir anlamda elini taşın altına koymaktan çekinmedi.
Öğreniyorum ki şimdi bu markayı satın almak isteyen yabancı şirketler YKM'nin kapısına dizilmiş.
YKM'nin ortaklarından, yönetim kurulu üyesi Emir Kunt diyor ki, "Eskiden olsa çok duygusaldık ama şimdi öyle değiliz, tekliflere açığız."
Türkiye'nin en eski markalarından biri olan YKM'ye aslında üç yıldır teklif geliyordu ancak YKM'yi yöneten aile bu işe sıcak bakmıyordu. Kunt, "Ya teklifleri beğenmiyor, ya kendimizi naza çekiyor yani istemiyorduk. Ama şimdi ailece bir karar aldık, gelen teklifleri değerlendireceğiz" diyor.
Peki YKM niye böyle bir karar aldı?
Emir Kunt, baskıların arttığını söylüyor. Artık duygusal davranamayacaklarını, uluslararası davranmak zorunda olduklarını vurguluyor. Aile şuna bakacakmış. Gelen ortak YKM'yi global bir oyuncu yapacak mı? Anladığım kadarıyla YKM'nin kapısını aşındıranlar da büyük fon şirketleri. Yaklaşık 300 trilyon ciro yapan ve YKM, YKM Outlet ve YKM Sport olarak üç farklı konseptte mağaza açmaya devam eden grup, alışveriş merkezleri konusunda ilginç bir politika izliyor ve çoğu yeni açılan bu merkezlere girmiyor.
Özellikle yeni açılan alışveriş merkezine girmek için markaların bir biriyle yarıştığı ve inanılmaz rakamlara çıkan kiralara bile ses çıkaramadığını bildiğimden, YKM'nin neden böyle davrandığını merak ediyorum.
Emir Kunt'tan aldığım bilgiye göre, YKM İstanbul'da agresif yayılmak istemiyor. Ayrıca kirası yüksek yerlere ne pahasına olursa olsun girmiyor. Gözü kapalı değiller yani. İşte bu yüzden de Kunt iddia ediyor ki YKM daha karlı.
Hatta en yakın rakipleri olan ve tersine bir çok alışveriş merkezinde boy gösteren Boyner'den de daha karlı olduklarını dile getiren Kunt, "Bizim ayağımız fazla yere basıyor. Perakendede hacimler büyüyor, karlar düşüyor. Dikkatli olmak zorundayız" diyor.

İşadamları rahatlamış
Son zamanlarda gördüğüm rahatlamış işadamlarından biri de Emir Kunt herhalde. AK Parti kapatılmayınca piyasaların rahatlamış ve yaprak kımıldamayan perakende sektöründe düşüş durmuş. "Ama" diyor, "Henüz çıkış başlamadı. Sanıyorum şu dağıtılan KEY ödemeleri de bizim sektörü olumlu etkiliyor."

Devami...

Tatil

Dünya, yine bir ucundan yanmaya başladı. Öyle bir ucundan öyle bir biçimde alev aldı ki bu, 3. Dünya Savaşı’nın başlangıcı olabilir.
Olmayabilir de. Olmasın. Osetya’da böyle tehlikeli olasılıkların tutuşturulduğu gün, Pekin’de, Çinliler gökyüzüne ışıktan ayak izleri koydular. Bir eski kadın tanrı, karanlık gökte Kuşkafesi’ne doğru yürüdü.
İnsanlık hangisi? Her zaman hepsi birlikte mi?
Oxford’da bana mentorluk yapan ihtiyar bir profesör şöyle demişti:
“Dünyada ne yoksulluk ne de acı azalacak. Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan başka bir yerinden başla.”
Çıkacak hangi savaş barış isteyenlerin sesine kulak verdi?

Niye yaşıyoruz ki?
Hangi halk hareketi tam bir başarıya ulaştı?
Ve daha bir sürü cevabını bildiğimiz ve hiç söylemek istemeyeceğimiz o soruları düşününce “E, o zaman niye yaşıyoruz ki? Ölelim bitsin” diyesi gelir insanın.
Ve yine de deniyoruz. İnsanlık sürekli olarak bir yerlerde direnmeyi, bir şeyleri engellemeyi, bir şeyleri durdurmayı, bir başka şeyi önlemeyi deniyor.
Sürekli olarak bir sele karşı koymak gibi bu. Ya da kumun parmakların arasından kayışını önlemek için yumruğunu sıkmak gibi.
Oysa “hayır” demek, sadece “hayır” diyerek yaşamak çok zor. Kötülükle uğraşmak, sürekli ona doğru bakmak da insanın sağlığını bozuyor.
Muhtemelen müzik bu yüzden var, resim, tiyatro, sinema ve The Simpsons. Bir de hormonsuz, kokulu domatesler.
Rakı da var, doğru. Daha bir sürü şey bu yüzden var. Sabahları siz uyanmadan kahvaltı hazırlayan sevgililer başta olmak üzere... 

‘Seviyor, sevmiyor’
Bunlar da dünyada kötülüğe karşı savaşan güçler bana kalırsa. Bizim Hacı Bakkal “deftere yazdığı” sürece dünyaya katkıda bulunuyor esasında. Bir çocuk papatyanın yapraklarını “Seviyor, sevmiyor” fallayınca işler biraz düzeliyor.
Dünyayı dengede tutuyorlar. Kaç dereceyle duruyorsa dünya uzayda, o ince hesabın tutmasını sağlayan şey, ara sıra çıktığımız tatiller, su buharı üfleyen havalandırma makinelerini icat edenler, Al Pacino filmleri ve Cashew fıstıktır.
Louvre Müzesi’nde, Del Prado’da, British Museum’da biriktirilen onca taşın ve resmin de payı var tabii ama yine de tatiller olmasaydı olaylar buraya kadar ilerleyemezdi, insanlık bir noktada kendi kendini imha ederdi zannımca.
Bu sebepten işte, bir kere çıkmaya teşebbüs ettiğim, teknik arızalardan dolayı çıkamadığım şu meşhur tatile çıkıyorum nihayet.
Dünyayı kurtarmaya hiç bu kadar yaklaşmamıştım.
Bir süre sonra görüşmek dileğiyle...

Devami...

Okşayan el mi tekmeleyen ayak mı?

Sevgili okur, bugünlük köşemi hararetle izlediğim, yaratıcılık, yeni fikirler, girişimcilik, pazarlama ve hayata dair konuların ele alındığı, bir blog olan www.fikiratolyesi.com’un kurucusu Tunç Kılınç’a bırakıyorum. Benim gibi bu yazıyı sizin de seveceğinizi biliyorum.

"İnsanız ve insan olmanın da sanırım gedikleri var. Onlar açık noktalarımız. Programlama dilinde geçen ‘bug’lar gibi…"Kaçanın kovalanması, kovalananın kaçtıkça değere binmesi" çoğumuzun defalarca yaşadığı, yaşarken anlamasak da, sonradan onay verdiğimiz bir önerme. Gönül kaçanı kovalıyor gerçekten. Birini seviyorsunuz o bunu anlayınca kaçmaya başlıyor. Taparsan tepilirsin, tepersen tapılırsın. Kötü davranmanın prim yaptığını bilen bir kaçan, kötü davranılmaktan keyif alan bir kovalayan! Oysa sevmekten güzeli var mı? Birini seviyor ve bunu belli ediyorsunuz. Teslim oluyorsunuz. Kartları açık oynayıp, içinizden geldiği gibi davrandığınız için ızdırap çekiyorsunuz. Veya kaygan zeminde zoru oynayıp, gizemli davrandığınızda kuvvetli taraf olup, peşinden gelinen oluyorsunuz.

Peki; okşayan eli itip, tekmeleyen ayağı neden öpüyoruz? Tekmelenmek veya acı çekmek, sevgi denen şeyin olmazsa olmazı mı? Bilerek, isteyerek, hatta zevk alarak kul köle olmak… Karşımızdakinin bir dediğimizi iki etmemesi, alttan alması, sık arayıp sorması sanırım bizde ‘artık o benim’ algısı yaratıyor. İnsanoğlu sahip olduklarının değerini bilmiyor, hep sahip olamadığımızı istiyoruz. Tutkular sahip oluncaya kadar yaşıyor.

İçimizden geldiği gibi, hiç frene basmadan yaşadığımız… Gözümüzü telefondan ayıramayıp çalan her telefonun, gelen her mesajın ondan olsun istediğimiz… Fazlaca üstüne düşüp ve onu tepemize çıkarttığımız zamanlar… İşte tüm bunlar kaçanın kendini olduğundan daha güçlü ve bağımsız hissetmesini sağlıyor. O artık o her istediğini yaptıran bir konumda, hem de tercihinizle. Her istediğinizi yapan, her şeyini feda edebilen kişi ise zayıf karakterlidir önermesi burada devreye giriyor; saygı azalıyor, küçümseme başlıyor.

Kovalayan daha bir hırs yapıyor, artan acı ondaki motivasyonu tavan yaptırıyor. İstenmemenin bile istenir olmaya tercih edilebileceği bir seviyeye geliniyor. Ve… Kaçanın zorbalıkları kovalayanın tutkusu oluyor. Defalarca ‘yeter artık’ demelerin, anlık mutluluklara tercih edildiği zamanlar…

Sahibini hatırlayamadığım bir söz özetliyor her şeyi: "insan nedense, kendisine ızdırap çektirenlere yeni ızdırap şansları tanıma konusunda çok hevesli."

Tersine dönebildiği de oluyor bu durumun. Kaçanın kovalayan, kovalayanın kaçan olması. Kovalayan kendiyle ‘samimi’ olabilmiş ve yeter demiştir artık. Şimdi acı çektirmekten keyif alan, acı çekmekten keyif alır hale gelecektir. Kaçan veya kovalayan… Hepimizin hayatta en az bir kere gireceği, doğru insanı bulana kadar kafamızı karıştırmaya devam edecek bir girdap. Sadece karşılıklı ve gerçek aşklarda bu söz konusu olmuyor. Her iki tarafın da zaten gözü bir şey görmediği için, kaçma kovalama gizem vs gündem dışı kalıyor. Şimdi diyeceğim ki "size değer vermeyene siz de vermeyin" ancak bu öyle bir kaç kez yaşanmadan öğrenilecek bir şey değil. Dibine kadar yaşanmalı da.

Bu sonuçta bizim biz olmamızı sağlayan bir "bug." Doğal halimiz. Kaçan da, kovalayan da olmuş biri olarak diyorum ki; iyi ki var bu zayıflıklarımız. Gönül sevmek, güvenmek ister. Aşkını pamuklara sarmalayıp sarmak ister!

Peki o zaman ne öğrendim bunca sene? İzin vermediğimiz kişilerin bizi üzemeyeceğine…

Devami...

Russia is back (*)

“Biz zayıfken siz Batı dünyası, üzerimizden yürüdünüz. Artık eski gücümüze kavuşuyoruz. Bizi ezemeyeceksiniz. Kendi ayaklarımızın üzerinde duracağız.” V.P.

Çok değil, bir buçuk yıl önce böyle demişti zamanın Rusya Devlet Başkanı, şimdinin Rusya Başbakanı Vladimir Putin. Şubat 2007’de Münih’teydi. Kalabalık bir gruba, NATO toplumlarına hitap ediyordu. Gururluydu. Mağlubiyetin getirdiği öfkeden sıyrılmış, güvenli bir gururdu bu.

* * *

Bugün Gürcistan’da olanları anlamak Rusya’nın son dönemdeki politikasını, Gürcistan’ın vandallığını ve dengeleri anlamaktan geçiyor. Tüm bunlar için anahtar kelime ise: Putin.

* * *

Washington Post’un Ortadoğu uzmanı köşe yazarı David İgnatius yeni bir kitap çıkardı. “America and the World” (ABD ve Dünya) başlıklı kitap İgnatius’un Baba Bush’un danışmanı Brent Scowcroft ve Jimmy Carter’ın danışmanı Zbigniew Brzezinski ile yaptığı nehir söyleşiden oluşuyor.

* * *

Scowcroft ve Brzezinski dünya tarihine şekil veren kilit aktörler. Onların gözünden bu günün değerlendirmesini okumak heyecan verici. Ben 2007 Nisan ayında Washington’da Scowcroft ile bir röportaj yapmıştım. Kısıtlı zamanda söyledikleri bile yakın tarihinin mimarlarından biri olduğunu belli ediyordu. Bu yüzden ikilinin bu günkü dünyayı yorumlamaları ayrı bir önem taşıyor. Bir haftadır devam eden Gürcistan krizini de onların değerlendirmeleri paralelinde anlamaya çalışmakta fayda var.

* * *

Brzezinski Rusya üzerine konuşurken Putin’in “SSCB’ nin dağılması yüzyılın en büyük felaketidir” sözünü hatırlatıyor. Bu cümle eski danışmana göre Rus liderin ‘Rusya İmparatorluğu’na özlem duyduğunu açıkça gösteren bir ipucu. Brzezinski’ye göre Putin yeni bir SSCB yaratmak istemiyor ama iki şey yapmak istiyor: 1) Orta Asya’yı izole ederek Batı’dan uzaklaştırmak. (Bunun için de tüm enerji yollarını Rusya’dan geçirmeye çalışıyor.)

2) Ukrayna ve Gürcistan’ı boyunduruğu altına almak. (İki ülkenin ayrı ayrı önemleri var: Ukrayna Slav Birliği için kilit noktada. Gürcistan ise Kafkaslar’daki dengeler açısından hayati.)

* * *

Şimdi Güney Osetya’dan başlayıp Gürcistan’a yayılan çatışmaya bu değerlendirmeler paralelinde bakalım:

Her şeyden önce bir yanlışı düzeltmek şart: Osetler ayrılıkçı değiller. 2003’te ister adına kadife deyin, ister keçe, Saakaşvili bir darbe yaparak başa geldi. Ve o tarihten itibaren Abhazya ve Güney Osetya’yı işgal etme hedefini belirledi kendine.

* * *

Osetler SSCB’nin dağılması ile birlikte ikiye bölündüler. Büyük bir kısım Rusya, geri kalanlar ise Gürcü topraklarında kaldı. Aileler bölündü, kardeşler ayrı kaldı. Bu nedenle aradaki sınırı mümkün olduğu kadar bertaraf etmeye çalıştılar. Öyle olunca da Rusya’nın verdiği pasaportlara tabii ki hayır demediler. Amaç akrabalarına ulaşmayı kolaylaştırmaktı.

* * *

Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu sağlamlaştırma girişimleri Gürcüleri hep rahatsız etti. Gürcistan 1991’de Güney Osetya’yı işgal etti. Ancak kanlı çatışmalar sonucunda Gürcüler geri püskürtüldü. Bunun üzerine 92’de referandum yapıldı. Osetler’in yüzde 98’i bağımsızlıktan yana oy kulandı. Bunlara rağmen Gürcüler 2004’te yeniden saldırdılar. Yine arkalarında birçok ölü bıraktılar ve gittiler.

* * *

Geçtiğimiz cuma başlayan ve dün Rusya’nın bitirme kararı aldığı savaş “büyük abi ABD”ye güvenen küstah çocuk Gürcistan’ın Rusya’ya gövde gösterisi yüzünden başlamıştır. Bölgede Washington’un üssü sıfatıyla duran ve ABD’nin gücüne sahip olduğu halüsinasyonuna kapılan Gürcistan’ın kışkırtmasıdır. Ama öyle bile olsa Rusya’nın işine gelmiştir. Çünkü uzun zamandır SSCB’yi aratmayacak bir Rusya hayali kuran ve bu doğrultuda hareket eden Putin kendi dışında bir nedenle kendini gösterme şansı elde etmiştir. Ve Batı dünyasına meydan okumuştur.

* * *

Scowcroft ve Brzezinski haklı. Ignatius’un kitabında “ABD korkmalı” diyorlar. “Korkmalı çünkü dünya güç ekseni Atlantik’ten Doğu’ya kayıyor.”

Geçtiğimiz hafta yaşadığımız savaş bu cümlenin beyanıdır.

* * *

Eğer yaşananlar bir Amerikan film olsaydı film şu fragmanla biterdi: “Russia is back!”(*)

(*): Rusya geri döndü




Salatalık penis değildir

Haber doğruysa vahim: Irak’ta El Kaide, kadınların salatalık almalarını yasaklamış. Gerekçe salatalığın erkek cinsel organına benzemesi, dolayısıyla akla yasak fikirler getirmesiymiş. Iraklı aşiret liderleri bile örgütün böylesine “daralmış dünya görüşüne” isyan ediyor ve desteklerini geri çekiyorlarmış.

Ben salatalıktan bir pornografik obje yaratan, ergenliğini yeni keşfetmiş edasındaki El Kaide liderlerine buradan bir çağrı yapıyorum: Uyanık olduğunuz sürece aklınızdan geçen tek şeyin ne olduğu belli. Onu unutmak için tespih çekin, yürüyüş yapın ya da karşı koymayı bırakıp canınız ne istiyorsa onu yapın ama salatalıkları ve kadınları rahat bırakın!

Devami...

Her okula bir cami!

Alman Frankfurter Rundschau gazetesi AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen’in hazırladığı ve sonra geri çektiği tasarının “Utandırıcı bir hata” olduğunu yazmış.

Anayasa Mahkemesi’nin kararı açıklarken “ciddi bir uyarı” olduğunu söylemesine rağmen bunun göz ardı edildiğini vurgulayan yorumda “Kemalist muhalefetin, AKP’nin gizli gündemi” suçlamalarının bu öneriden sonra şaşırtıcı olmadığı da belirtilmiş.

Biz yazınca bozuluyorlar ama bir Alman gazetesinin bile dikkatini çeken tablo var ortada... Gnl. Bşk. Yardımcısı olan Sözen’in “Genel Başkan’dan habersiz” böyle bir çıkış yapamayacağı muhakkak, zira ondan habersiz hiçbir şey yapamıyorlar, konuşamıyorlar, bu utandırıcı duruma neden olan “Siyasi Partiler Kanunu”nu değiştirmeyi teklif dahi edemiyorlar.

O zaman, yabancı bir gazetenin bile tepkisine neden olan bu çıkışın sebebi neydi? Yine aynı gazetenin dediği gibi “AKP yeni olanakları mı test ediyor?” Bir ileri bir geri, istediği uygulamalara toplumu alıştırmış mı oluyor?

Sözen “Her okula bir ibadethane” diyor, Alman gazetesi ise “yüzde 99’dan fazlası Müslüman olan Türkiye için bu her okula bir cami anlamına gelir” diyor. Bunlara Türk basınından değinenler ve soranlar olursa da, konu “din, ibadet” olduğu için tam onların istediği, beklediği tepki ortaya çıkıyor:

“Ne olur ki, siz ibadete karşı mısınız?”

Hayır, burada konu “ibadete karşı olmak, olmamak” değildir, laik kurumlar arasında olan okullarda ibadetin “öğrencinin de, öğretmenin de inancını ortaya koyacağı” için “din üzerinden bir ayrımcılığa” neden olması veya zaman içinde öğrencilerin “alacağı notları bile etkileyebilecek” bir baskıya dönüşebilmesidir.

Laik demokratik rejim gereği okullarda ibadete ve dinî kıyafetlere kısıtlama getirilmesinin nedeni budur. Cevaben “Ama Avrupa’da bazı okullarda ibadethane var” deniyor, bu da bazı ülkelerde coğrafi konumları, gelenekleri, kuralları nedeniyle din baskısının söz konusu olmaması, bu konuların yüzyıllar içinde çözülmüş olmasından dolayıdır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ve AİHM kararlarında “laiklik uygulamasının ülkeden ülkeye değişebileceği”nin söylenmesi de yine aynı nedenledir.

“KOMÜNİST” GİBİ BİR ŞEY!

Ben ise asıl şu “Kemalist muhalefet” tanımına takmış vaziyetteyim. Bir zamanlar solculara “komünistler” denmesi gibi belli bazı gazeteciler ve gazeteler ısrarla bunu bir ideoloji haline getirdiler, hatta adeta bir tehlike unsuru veya bir aşağılama şeklinde kullanıp durdular ve nihayet yabancı basının da beynine kazıdılar.

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete, laik-demokratik çağdaş rejime (hani şimdi de “muasır medeniyetler seviyesine çıkacağız” diyorlar ya, o), Anayasa’ya, yargıya (yani hukuk devletine) saygılıysanız, etiketiniz hazır: Kemalist!

Demek ki bunu da tekrar tekrar anlatmak gerekiyor, aksi takdirde yakında her cumhuriyete bağlı vatandaşa ideolojik bir etiket yapıştıracak, Atatürk sevgisini, saygısını bile rahat bırakmayacaklar!

*****
Ahmedinecad’a iki gazete gidiyormuş!

İran’ın Türkiye’ye saygısızlık eden Cumhurbaşkanı’nın Türkiye gezisinden önce iki TV kanalı ile iki gazete İran’a çağrılmış.

Gazeteler AKP’ye çok yakın olan Sabah ile Yeni Şafak’mış. Acaba Ahmedinecad da AKP’nin yakın olduğu gazetelere daha bir yakın mı hissediyor kendini bilinmez.

Belki “Atatürk’e ve önderi, kurucusu olduğu ülkeye saygısızlık yaptım, bari iktidara yapmayayım” diye düşünüyordur.

Biliyor musunuz, bence onun bu davranışına karşı davet edilen kanal ve gazeteler de (AKP’ye yakın olanları hiç etkilemez ama) gezi öncesi yapılan davete olumlu cevap vermeyebilirdi.

O Türkiye’ye gelecek ama Anıtkabir’e gitmeyi kabul etmeyecek, bizimkiler ise koşa koşa onunla görüşmeye İran’a kadar gidecekler.

İstanbul’da basın toplantısı yapmasına ne engel varmış ki?

Devami...

Her okula bir cami!

Alman Frankfurter Rundschau gazetesi AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen’in hazırladığı ve sonra geri çektiği tasarının “Utandırıcı bir hata” olduğunu yazmış.

Anayasa Mahkemesi’nin kararı açıklarken “ciddi bir uyarı” olduğunu söylemesine rağmen bunun göz ardı edildiğini vurgulayan yorumda “Kemalist muhalefetin, AKP’nin gizli gündemi” suçlamalarının bu öneriden sonra şaşırtıcı olmadığı da belirtilmiş.

Biz yazınca bozuluyorlar ama bir Alman gazetesinin bile dikkatini çeken tablo var ortada... Gnl. Bşk. Yardımcısı olan Sözen’in “Genel Başkan’dan habersiz” böyle bir çıkış yapamayacağı muhakkak, zira ondan habersiz hiçbir şey yapamıyorlar, konuşamıyorlar, bu utandırıcı duruma neden olan “Siyasi Partiler Kanunu”nu değiştirmeyi teklif dahi edemiyorlar.

O zaman, yabancı bir gazetenin bile tepkisine neden olan bu çıkışın sebebi neydi? Yine aynı gazetenin dediği gibi “AKP yeni olanakları mı test ediyor?” Bir ileri bir geri, istediği uygulamalara toplumu alıştırmış mı oluyor?

Sözen “Her okula bir ibadethane” diyor, Alman gazetesi ise “yüzde 99’dan fazlası Müslüman olan Türkiye için bu her okula bir cami anlamına gelir” diyor. Bunlara Türk basınından değinenler ve soranlar olursa da, konu “din, ibadet” olduğu için tam onların istediği, beklediği tepki ortaya çıkıyor:

“Ne olur ki, siz ibadete karşı mısınız?”

Hayır, burada konu “ibadete karşı olmak, olmamak” değildir, laik kurumlar arasında olan okullarda ibadetin “öğrencinin de, öğretmenin de inancını ortaya koyacağı” için “din üzerinden bir ayrımcılığa” neden olması veya zaman içinde öğrencilerin “alacağı notları bile etkileyebilecek” bir baskıya dönüşebilmesidir.

Laik demokratik rejim gereği okullarda ibadete ve dinî kıyafetlere kısıtlama getirilmesinin nedeni budur. Cevaben “Ama Avrupa’da bazı okullarda ibadethane var” deniyor, bu da bazı ülkelerde coğrafi konumları, gelenekleri, kuralları nedeniyle din baskısının söz konusu olmaması, bu konuların yüzyıllar içinde çözülmüş olmasından dolayıdır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ve AİHM kararlarında “laiklik uygulamasının ülkeden ülkeye değişebileceği”nin söylenmesi de yine aynı nedenledir.

“KOMÜNİST” GİBİ BİR ŞEY!

Ben ise asıl şu “Kemalist muhalefet” tanımına takmış vaziyetteyim. Bir zamanlar solculara “komünistler” denmesi gibi belli bazı gazeteciler ve gazeteler ısrarla bunu bir ideoloji haline getirdiler, hatta adeta bir tehlike unsuru veya bir aşağılama şeklinde kullanıp durdular ve nihayet yabancı basının da beynine kazıdılar.

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete, laik-demokratik çağdaş rejime (hani şimdi de “muasır medeniyetler seviyesine çıkacağız” diyorlar ya, o), Anayasa’ya, yargıya (yani hukuk devletine) saygılıysanız, etiketiniz hazır: Kemalist!

Demek ki bunu da tekrar tekrar anlatmak gerekiyor, aksi takdirde yakında her cumhuriyete bağlı vatandaşa ideolojik bir etiket yapıştıracak, Atatürk sevgisini, saygısını bile rahat bırakmayacaklar!

*****
Ahmedinecad’a iki gazete gidiyormuş!

İran’ın Türkiye’ye saygısızlık eden Cumhurbaşkanı’nın Türkiye gezisinden önce iki TV kanalı ile iki gazete İran’a çağrılmış.

Gazeteler AKP’ye çok yakın olan Sabah ile Yeni Şafak’mış. Acaba Ahmedinecad da AKP’nin yakın olduğu gazetelere daha bir yakın mı hissediyor kendini bilinmez.

Belki “Atatürk’e ve önderi, kurucusu olduğu ülkeye saygısızlık yaptım, bari iktidara yapmayayım” diye düşünüyordur.

Biliyor musunuz, bence onun bu davranışına karşı davet edilen kanal ve gazeteler de (AKP’ye yakın olanları hiç etkilemez ama) gezi öncesi yapılan davete olumlu cevap vermeyebilirdi.

O Türkiye’ye gelecek ama Anıtkabir’e gitmeyi kabul etmeyecek, bizimkiler ise koşa koşa onunla görüşmeye İran’a kadar gidecekler.

İstanbul’da basın toplantısı yapmasına ne engel varmış ki?

Devami...

İskemle üstünde fikir tüttüren masa

Bizim ev, iki haftadır personeli pasaklı bir iş yerine benziyor. Aslında evden, evin içindeki evi, yani ailemden kalan yüzyıllık yemek masasını anlamak gerekir.

Boyum kısa sayılmasa da erişkin yaşımda bile her oturduğumda bana “alçakgönüllü” olmayı empoze eden masadan uzun süredir kurtulmalıydım.

Üstüne yastık koyarak ancak yetişip, yetiştiğim zaman da hâlâ ayaklarımın yere basmadığı bir lenduhayı, çoktan atmalıydım başımdan.

Bu masa, benim kâbusum.

Ama her seferinde kâbusu sürdüren bir bahane buluyor ve masayı kurtarıyorum.

Sonuncu bahanem: “Aman satmayalım, çok sağlam, deprem olursa altına gireriz!”

Oysa altındaki tablayla üstündeki tablayı birleştiren beş sütunlu tiyatro sahnesine, bir tek ben sığabilirim.

Eskiden, Rengin’le birlikte sığınırdık.

Orada evcilik oynar, çevresine dizilen konukların dizlerinden çektiğimiz peçetelerle tiyatro sahnesi kurardık, Rengin’le...

Sonra o sıkılıp çıkar, ben yalnız devam ederdim.

Masama hiç olmazsa, “klostrofobi”ye karşı şerbetlilik borçluyum.

Onun altını, ana karnı gibi bir korunak algılardım.

Sanırım bugün “deprem olursa...” bahanesinin altında bu korunak duygusu yatıyor.

Köşesine oturduğumda beni hâlâ küçük bir çocukmuşum gibi hissettiren ulaşılmazlığını da “baba otoritesi” olarak algılıyorum.

Üstünde yemek yediğimi ve yazı yazdığımı düşünecek olursanız, babamın ölümüyle bıraktığı boşluğu, onun otoritesini simgeleyen masayla doldurduğum söylenebilir.

***

Her neyse, bu masanın rüyalarım ve kâbuslarımla, benim hayatımın vazgeçilmez bir parçası olduğunu anlamışsınızdır.

İşte BU masayı iki haftadır on iki kişilik pozisyonuna getirdik, bir ucunda Daniel’in devasa bilgisayarı, ötekinde benimki, çiftlerin kahvaltı masasında telefon aracılığıyla irtibat kurduğu İngiliz karikatürlerindeki gibi günde en az 12 saat, karşılıklı çalışıyoruz.

Daniel yeni kitabını yazıyor, ben Vatan yazılarımı ve yeni romanımı.

Masanın hali berbat: Gazeteler, kitaplar, sigara filtreleri, izmaritler, ekmek kırıntıları, tütün zerreleri, uçuşan küller, simit susamları, orasına burasına not alınmış kağıt parçacıklarıyla günübirlikçi sahiline benziyor. Mangal eksikliğini printer’la gideriyoruz.

Masanın bir ucundan bir ucuna, ekranların arkasından kafaları uzatıp konuştuğumuz oluyor, bazen.

Dünkü Vatan’ı okurken, Daniel’e, otoyolda lastiği patlayınca arabayı emniyet şeridine çekmeden inip bakmak isteyen sürücünün, arkadan gelen bir arabanın arabasına çarpması sonucu telef olan 4 kişilik ailesi’ne dair haberi aktardım.

Daniel, bizler kadar başarılı bir “cık cık” sesi çıkardıktan sonra, “Türkler sadece önlerine bakıyor,” dedi, “Arkadan gelene aldıran yok! Sanki hepsi sonuncu, arkası boşmuş gibi davranıyor...”

Eşimin, Türklerin trafik reflekslerine dair yaptığı bu basit saptama, gazetenin sayfasını çevirince gözüme takılan haberle özgün bir anlam kazandı: Bir İngiliz dergisi, Bodrum’da “18 pound verilen erkeklerin, kapanın elinde kaldığını” iddia ediyordu.

Küresel sektör trafiğinde, önüne bakıp arkasını kollamayan nüfus epeyce kalabalık.

***

Geçen haftaki “Ulusal Şantiye, Yerel Rantiye” başlıklı yazımda AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin Sakarya’da amcaoğlu Davut Dişli’nin üzerine kaçak Sırma Su fabrikası inşa ettiği kamu arazisini imara açmak üzere, AKP’li Belediye Başkanı Aziz Duman’la anlaştığını müjdelemiştim. Meğer Şaban Dişli, AKP’nin Sakarya’dan Silivri’ye imar değişiklik tezgâhının haznedarıymış!

CHP’li Kemal Kılıçdaroğlu, Şaban vekilimizin Silivri’de yalnız ‘bir’ arsanın imar durumunu değiştirmek karşılığı lüplettiği 1 milyon dolarlık ‘ücret’i belgeledi.

Vekilimiz Şaban ve diğer şabaniye ümmeti, Türkiye’nin nesine darbe vuruyor sizce, milletin ardından mı geliyor, yoksa önünde mi gidiyor?

Bence trajedi, bu sorunun cevabında yatıyor. Herkes sonuncu olmak peşinde, oysa arkadan hep birileri geliyor!

Devami...